“It is never too late to be what you might have been.”
Merhaba sevgili okur,
İlk yazıma ve bloğuma hoş geldin! Aslında bilinç akışımın beni yönlendirdiği gündelik yazılarımı veya Türkçe 101-102 dersleri için hazırladığım klişe metinlerimi içerecek bir blog açacakken henüz senin pek aşina olmadığın bu konsepte içerik üretmeye karar verdim. “E peki ne yani, anlat bize biraz!” diye düşünmüş olabilirsin sevgili okur ama ben alengirli açıklamalar yapmaktansa, yazılarım biriktikçe görebileceğin, bana göre şeker mi şeker olan canımın içi konseptimi kendi başına anlamlandırmanı tercih ederim. Bugün için seçtiğim naçizane konu da blogumun biricik adı: Ben büyüyünce ne olacağım?

Küçükken hepimize yönlendirilen soruların en klasiklerinden biri ilerdeki meslek seçimimizdir. Şakır şakır sallanan halka küpeli, ojelerini cömertçe veren havalı teyzoşlardan tutun yanağınızdan makas almadan bırakmayan amcalara kadar her ‘büyük’ bizlere itinayla bu soruyu yöneltmiştir. Kimisi, daha dizimize gelmezken ne olmak istediğine hakimdi kimisinin umrunda bile olmazdı. E bazısı da asla karar veremezdi! İşte ben o asla karar veremeyen taraftaydım. Babamın mühendis arkadaşları sorduğunda “Astronom!” Diye yanıtlarken annemin havalı takımına “Balerin!” Derdim. Ancak şu an küçükken ne olmak istediğimi düşününceyse aklıma hep aynı cevap geliyor. Her şeyi olmak istiyordum ben! Çok kitap okuyordum—tuvalette bacaklarım morarana kadar— ve okuduğum kitaplardaki hayatları yaşamak, bir trenin peşinden koşmak, Noel’de sıcak kurabiyeler yerken damağımı yakmak istiyordum. Bir meslek canlanmıyordu kafamda çünkü benim tek istediğim, heyecanla beklediğim “o” hayatı yaşamaktı. Ama illa da meslek seçeceksem: Ben deliler gibi müzisyen olmak istiyordum. Şarkı söylemek ya da ikinci yaş günü hediyem olan mavi yeşil orgumu çalmak, yapmak istediğim başka hiçbir şey olmadığını düşündürtüyordu. Aradan yıllar geçti, zaman değişti, ve ben büyüdüm. Geçen günlerin arasında da şarkıcı olma ihtimalim git gide düştü. E ben de tekrar ne olmak istediğimi bilmediğim günlere geri döndüm. Ha, “şimdi şarkıcı ol be kızım, daha çıtırsın!” Diyorsundur belki okurcuğum ama lise sondan sonra biraz zor toparlanıyor insan. Hele bi de benim gibi üniversite sınavına üç koca kez girdiysen…

Eminim benim gibi milyonlarcası vardır tabii ki. Hiçbir zaman kendime kızmıyorum. Gerçi kızmış olsaydım sınavla bu kadar içli dışlı olmazdım belki ama- neyse… Kendime kızmıyorum, nokta, ünlem falan filan. Ammmma ve lakin sevgili okur, işte asıl dram şimdi başlıyor, ben hâlâ çoğu zaman ne olmak istediğimi bilmiyorum. Üniversiteyi yarılamış ve aktif olarak staj arayan bir öğrenci olmama rağmen sıklıkla yaşıyorum bunu. Bazen bölümümü gerçekten isteyerek mi yazdım, yoksa sırf içime sinsin diye yarattığım bir illüzyona mı güveniyorum bilmiyorum. Bölümüm ne mi? Söylemeyeceğim. Şu durumda ne bölümümün, ne yaşımın, ne cinsiyetimin bir şey fark ettireceğini sanmam. Çünkü bence hayatın hangi noktasında olursak olalım hepimizin kendinden şüphe ettiği anlar yaşanıyor. Bu uzun soluklu bir karar için de anlık verilmiş bir tepki için de olabiliyor. Bu durumun bende yansıması ise çocuklaşma hissi işte. Sanki aslında büyümemişim de büyümüş rolu yapıyormuşum gibisinden. E durum buyken de önümdeki yıllar kafamda canlanıyor. Yetişkin de olsam hâlâ daha büyüyeceğim yıllar… Bu yüzdendir ki sevgili okur, hep bir adım sonrası için aklımda aynı soru dolanıyor; ben büyüyünce ne olacağım?
