“How often have I lain beneath rain on a strange roof, thinking of home.”
Eveeeeet,
Sevgili okur, biz taşınıyoruz. Bu yazıyı nasıl başlatmam gerektiği konusunda fazlasıyla kararsızım aslında. İnsan, bir evi nasıl anlatır, evi ev yapan şeyler nelerdir, inan çözemiyorum. Ama yine de benim için içinde bulunduğum evi özel kılan şeyleri anlatmayı çok istiyorum. Zira bu ev, belki bir daha geri dönmemek üzere taşınıyor olsak da, daima evim olarak kalacak.

Dünya üzerinde geri dönebileceğim tek bir yer olsaydı bu evi seçerdim sevgili okur. Burası, bilincimin yerleşmeye başladığı ve kelimenin tam anlamıyla büyüdüğüm ev. Buraya dair özellikle sevdiğim ve başkalarına basit gelse de benim düşününce bile duygulandığım bir iki şey var. Bunlardan biri sokak lambam. Şöyle ki bu evin iki cephesi birbirine tam zıt. Yani bir cephesi dümdüz denize bakarken, arka cephesi doğrudan dağlık alana bakıyor. Ha pek görmüyor dağ falan çünkü yapıldığı yer sokak ve sokağın diğer tarafındaki evlere bakıyor. Bu noktada nasıl tam aklında canlandırabilirim bilmiyorum ama deneyceğim. Evin bulunduğu sokak, kocaman bir yokuşun-Karadeniz’in gerçek yeşilliklerini barındıran tepelere doğru çıkan- üstündeki sağlı sollu düz sokaklardan biri. Evin girişiyse, ön cephenin deniz görmesi amacıyla, sokağın seviyesinden biraz aşağıda kalıyor. Yani ufacık bir yokuş iniyorsunuz ve kapı orda. Neden bu kadar detaylı anlattım bilmiyorum ama galiba gerçekten aklında canlandırabilmeni istiyorum. İşte evin arka cephesinde kalan odalar da, ebeveyn odası yani, hem bu evin yanında kalan evi hem de tam karşısındaki evi görüyor. Karşıdaki evin arkasındaysa yeşillik var. Kocaman ağaçlar ve biraz daha yukardaki sokakların üzerine kurulu evler. Bu yokuştaki evler pek yeni değil ama çok eski de sayılmaz. Kendi içinde sakin ve herkesin birbirini tanıdığı bir yerleşke yani. Her neyse. Sokak lambası da tam evin girişine ulaşmak için ineceğiniz minik yokuşun kenarında. Yani kenardaki pembe ev, sokak lambası ve karşıdaki beyaz ev… Bu manzara, yine benim odamdan da görünüyor. Lisedeyken uyuyamadığım gecelerde, sokak lambasından gelen sarı ışığa bakarak yağmuru izlerdim. Malum burası ülkenin en çok yağış alan yerlerinden biri, yağmurlu olmayan gün pek yok. İşte o gecelerde, önümde oluşan basit ama huzurlu manzara bana o kadar keyif verirdi ki yüzümü deniz gören cepheye çevirmek aklımın ucundan bişe geçmezdi. Sadece lambanın direğinin yavaş yavaş ıslanmasına odaklanır, sarı ışıktan yansıyan yağmur damlalarını izlerdim. Kollarımı uzatırdım ve payıma düşen suyla ferahlardım.

Ha bunu bir anda nerden esti de yazmak istedim ona gelelim. Bütün yaz taşınma telaşıyla ev ararken bu evden çok uzaklaştırdım kendimi. Çünkü biliyordum ki aslında bu eve fazlasıyla bağlıyım. Kız kardeşim ve annem de ekstra üzülürken bari ben biraz daha pozitif kalayım dedim. Ama bu sabah, annemlerin odasını toparlarken, şöyle bir dışarıya odaklandım. İçimden geldi. Hava bulutlu, kasvetliydi. Evin bulunduğu sokak, pazar günleri yenilen yağlı mı yağlı pide üstüne herkesin ufak ufak kestirdiği an sessizliğindeydi. Sonra üstüne bal kaymak, usul bir yağmur bastırdı. O sırada katlıyor olduğum pijamayı fırlattım ve balkona uçtum. Camları aralayıp elimi uzattım. Çimen, ağaç ve toprak kokuyordu. Gözlerimi kapattım ve yağmurun beni serinletmesine izin verdim. İşte o an, yazın başından beri ilk kez evim için ağladım. Beyaz evin balkonundaki güllere baktım. Girişlerini sarmayalan sarmaşığa ve sokak lambama… Uzun uzun, içime çekercesine baktım. Her bir köşenin tek tek fotoğrafını çekmeye karar verdim. Bu evi ne olursa olsun unutmak istemiyorum. Ortaokuldayken, iki sokak yukarda oturan annemin kuzenine yürüyerek gitmemizi, pazar günleri yağmurdan geçilmezken evde yenen sıcak kıymalı pideyi, her yılbaşı kız kardeşimle eşleşen pijamalarımızın içinde salonda uyumayı, evdeki üç kızın toplanma noktasının ne hikmetse hep lavabo olmasını, yazın kurulan balkon sofrasının sabah beşe kadar yenilenmesini, sıcak kahve kokusunu, en çok da yağmur kokusunun evin içine sinmesini asla unutmayacağım. Bana dönmek istediğin tek yer neresi diye sorarlarsa hep bu evi düşüneceğim. Belki bir gün buraya geri döneriz. Ve o zaman ayrı kaldığımız günleri yad ederiz. Belki dönmeyiz. O zaman da anılarımızda çocukluğumuzun evini sonsuza kadar yaşatırız. Her ayrılışımda gözümde tüten yuvamdan, en azından şimdilik ayrılıyor olmak, gerçekten de geçmeyen bir sızı bırakıyor. Yine de tekrar söylemiş olayım, her odanın ve her köşenin fotoğrafını çekeceğim. Ve bir gün, başarabilirsem, sokak lambamı tekrar göreceğim. Sevgili okur, en içten dileklerimle, ben büyüyünce evimde olacağım.
Sevgilerimle, meraklı melahat.
